Dr. Fatma Kamiloğlu

SKD Türkiye / 100 Maddede Sürdürülebilirlik REHBERI

 İnsanın serüveni, bir var kalma hikayesi aslında. Defalarca büyük biyolojik alt üst oluşlar yaşayan 
gezegenimizde, insanlık kendini var edebilmek, hayatta kalabilmek için büyük bir çaba sarf etti. Bu 
çabanın üzerine gezegenin dört bir yanında farklı uygarlıklar kurdu, sosyal, bilimsel ve teknolojik 
gelişmelere imza attı. Peki biz bugün neden “sürdürülebilirlik” üzerine konuşuyoruz. Aslında bu 
sorunun basit bir yanıtı var: Sürdürülemezlikten. İnsanoğlu ve kızının, dünya üzerindeki yaklaşık 
yüzbinlerce yıllık serüveni, içinde yaşadığı ekosistemleri değiştirme ve dönüştürme tarihi olarak da 
okunabilir aslında. Birçok toplum doğayla uyumlu yaşam, üretim ve tüketim biçimleri oluştururken, 
bazılarının hikayesi ise yaşadıkları ekosistemlerin tahribi ve yok olmasıyla sonuçlandı. Tarih bunun 
çeşitli örnekleriyle dolu ancak Batı Avrupa ve koşut olarak Kuzey Amerika’da Sanayi Devrimi ile 
birlikte ortaya çıkan uygarlık bütün bu sorunları çarpan etkisiyle çoğalttı. Artık yerel değil ama her 
yerelde ayrı bir biçimde kendini gösteren küresel bir sorunla karşı karşıyayız. 



Bugün ekosistem ve ekonomik faaliyetler arasında temel bir çatışma var. Bu çatışmanın en önem
li nedeni ise çevremizdeki doğal varlıkları, ekonomimizi büyütmek için basit birer kaynak olarak 
görmemiz. Doğal varlıklara el koymakta hiçbir sakınca görmüyoruz çünkü materyal ve enerjiye ba
ğımlı olarak yaşayan günümüzdeki egemen ekonomik sistem içerisinde, ekonomilerimizi büyütmek 
için tükettiğimiz materyal ve enerjiyi de, yani toplumsal metabolizmayı da büyütmek zorundayız. 
Her geçen gün daha çok kaynağa ihtiyaç duyuyoruz. Bu “ihtiyacı” karşılamak ise git gide daha da 
zorlaşıyor. Ancak bu sınırları yok sayıp dünyanın daha ücra köşelerine ve kaynaklarına uzanmaya 
çalışıyoruz. Ekolojik ayakizimiz git gide büyüyor ve gezegensel limitleri zorluyoruz. Gezegendeki 
doğal kaynak kapasitesini aştığımız zamanı işaret eden Dünya Limit Aşım Günü her geçen sene 
biraz daha erkene çekiliyor. 
***
Özellikle 1960’lardan sonra oluşan yeni hareket ve bakış açıları ise bu şekilde bir üretim ve tüketim 
biçimi ile yaşamaya devam edemeyeceğimiz, yani bu yaşam tarzının “sürdürülebilir” olmadığı yö
nünde. 1990’lardan sonra politikacıların, iş insanlarının ve uluslararası kuruluşların dilinde, kalkın
macı ve çevreci aktivistlerin sloganlarında ve uluslararası konferansların ana temaları arasında da 
hep bu terim var: Sürdürülebilirlik. 
Terimi her yerde görüyoruz ama tam olarak ne ifade ettiği ile ilgili herkesin kafasında başka bir tanım 
var. Aslında en basit şekilde “herhangi bir şeyin belli bir süre boyunca azalmadan kalabilmesi” ola
rak tanımlanabilir. Kavramın tarihsel gelişimine bakarsak; 17. yüzyılda yaşamış Alman muhasebeci 
ve maden işletmecisi Hans Carl von Carlowitz’in “sürdürülebilirlik” konusunun öncülü olarak kabul 
edilmesini sağlayan orman alanlarının korunmasına yönelik yazdığı metinlere kadar uzanan bir ta
rihi arka planı var. Ancak kavramın yükselişi, çevre sorunlarının görünür hale gelmeye başladığı ve 
iletişimin güçlendiği 20. yüzyılın ikinci yarısına rastlıyor. Daha öncesinde sanayileşmenin yarattığı 
çevre problemlerinin konuşulduğu mecralar olduysa da sorunun her boyutuyla ilk kez uluslararası 
siyaset ajandasına geldiği yer 1972 yılında Stockholm’de düzenlenen “Birleşmiş Milletler İnsan Çev
resi Konferansı”1 oldu. Konferansın temel konusu, gelişmiş ülkelerde sanayileşmenin yarattığı çevre 
problemlerinin kalkınma üzerine olan olumsuz etkilerini, gelişmekte olan 
ülkelerde ise azgelişmişlik nedeniyle ortaya çıkan çevre sorunlarını ele 
almak, çözümler üretmekti. Her ne kadar çevresel sorunları tartışmak 
amacıyla toplanılsa da, isminden de anlaşılabileceği üzere konferans 
aslında insan ve kalkınma odaklıydı. Stockholm Konferansı sonrasında 
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)2 kuruldu. 
Stockholm Konferansı ile aynı yıl çok büyük bir ses getiren ve gü
nümüzde de hala tartışılan önemli bir rapor yayınlandı. Büyümenin 
Limitleri (Limits to Growth) isimli, Donella H. Meadows, Dennis L. 
Meadows, Jørgen Randers ve William W. Behrens tarafından Club of 
Rome için yazılan bu rapor, sistem yaklaşımı kullanılarak hazırlanmış 
bir bilgisayar simülasyonundan faydalanarak, kimilerini oldukça rahat
Büyümenin Limitleri raporunun yazıldığı dönemde “büyüme” yerine 
“kalkınma”nın önceliklendirilmesi gerektiği fikri zaten yavaş yavaş 
oluşmaya başlamıştı. Ancak sürdürülebilir kalkınma teriminin 
popülerleşmesi, Brundtland Raporu’nun bu kavramı raporun merkezine koyması 
sonrasında başladı. şu bulgudan bahsediyordu: Eğer hâlihazırdaki büyüme trendleri bu şekilde kalmaya 
devam ederse önümüzdeki yüzyıl içinde kaçınılmaz bir şekilde hem nüfus miktarında hem de 
sanayi kapasitesinde ani ve kontrol edilemez bir düşüşe şahit olacağız. Yazarlara göre bu sonu
cun iki önemli nedeni vardı: Artan nüfus ve büyüyen kişi başına tüketim miktarlarına bağlı olarak 
doğal kaynakların çok hızlı bir şekilde yok edilmesi ve gezegenin dönüştürme ve taşıma kapasi
tesinin çok üzerinde atık üretilmesi. Sonuç olarak rapor, adına yakışır bir şekilde, çözüm olarak 
“sıfır büyüme” öneriyordu. 
Aslında Büyümenin Limitleri raporunun yazıldığı dönemde “büyüme” yerine “kalkınma”nın önce
liklendirilmesi gerektiği fikri zaten yavaş yavaş oluşmaya başlamıştı. 1980’ler boyunca da sürdürü
lebilirlik ve kalkınma terimleri, artık çok sayıda uluslararası belgede (örneğin Uluslararası Doğa ve 
Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin -IUCN3- 1980 yılındaki genel kurulu sonrası ortaya çıkan Dünya 
Koruma Stratejisi -WCS4- belgesi) bir arada Sürdürülebilir Kalkınma olarak kullanılıyordu. Fakat 
sürdürülebilir kalkınma teriminin popülerleşmesi, Brundtland Raporu olarak bilinen, Dünya Çevre 
ve Kalkınma Komisyonu’nun (WCED) 1987 tarihli Ortak Geleceğimiz (Our Common Future) raporu
nun bu kavramı raporun merkezine koyması sonrası başladı. 
Büyümenin Limitleri raporunun aksine, Brundtland Raporu büyümenin devam ettirilmesi görüşü
nü savunuyordu zira sorun büyümenin kendisinde değil, niteliğindeydi. Sosyal eşitliği, ekonomik 
büyümeyi ve çevresel korumayı aynı anda gözeten bir anlayış mümkündü. Rapor, sürdürülebilir 
kalkınma için daha sonra sıklıkla kullanılacak “Sürdürülebilir kalkınma gelecek kuşakların kendi 
gereksinimlerini karşılayabilme yetilerini tehlikeye atmadan bugünün ihtiyaçlarını karşılayabilen 
kalkınmadır” şeklinde bir tanım da yapıyordu. Tanım ve çerçevenin ortaya konulması açısından 
rapor oldukça önem taşısa da sürdürülebilir kalkınmaya tam olarak nasıl ulaşılacağı konusunda açık 
bir yol haritası sunmuyordu. 
İşte bu yol haritasını ortaya koyabilmek için 1992 yılında, Rio de Janeiro’da Yeryüzü Zirvesi olarak 
bilinen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı (UNCED5) düzenlendi. Konferansın sonun
da Gündem 21 (Agenda 21) adında bir eylem planı ve iki önemli uluslararası sözleşme (Birleşmiş 
Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi - UNCBD ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve 
Sözleşmesi - UNFCCC) ortaya çıktı. Gündem 21 eylem planı sürdürülebilir kalkınmanın gerçek
leştirilebilmesi için çok önemli hedefler belirliyordu ama ne yazık ki planın uygulanması gönüllülük 
esasına göre ulusların kendi politik iradelerine bırakılmıştı. 
1990’lar, tek başına ekonomik büyümenin bir amaç olarak benimsenmemesi gerekliliğine yönelik 
başka yaklaşımların da ortaya çıktığı ve geliştiği yıllar oldu. Ekonomik büyümenin bir amaç değil 
insani gelişme için bir araç olduğu düşüncesinden yola çıkarak, Gayrisafi Milli Hasıla (GSMH) kav

 İnsani Gelişme Raporu 1990 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP6) tarafından yayınlandı. Rapor, kişi başına düşen gelir, ortalama 
yaşama beklentisi ve eğitim boyutlarını bir arada gören İnsani Gelişme Endeksi (İGE) isimli yeni bir 
kalkınma yaklaşımı öneriyordu. Çevresel sürdürülebilirlik boyutunu ele almaması açısından oldukça 
eleştirilse de uluslararası düzeyde tek boyutlu ekonomik büyümenin sorgulanmaya başlandığını gös
termesi açısından oldukça önemliydi. 
2000 yılında ise Birleşmiş Milletler bu sefer New York’ta düzenlenen Binyıl Zirvesi (Millennium 
Summit) sonrasında Binyıl Kalkınma Hedefleri - BKH (Millennium Development Goals) adını verdi
ği ve 2015 yılına kadar gerçekleştirilmesini planladığı sekiz kalkınma hedefini açıkladı: 
1) Aşırı yoksulluğun ve açlığın yok edilmesi
2) Evrensel ilköğretimin sağlanması
3) Cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi
4) Çocuk ölüm oranının azaltılması
5) Anne sağlığının iyileştirilmesi
6) HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi
7) Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması
8) Kalkınmaya yönelik küresel işbirliğinin geliştirilmesi
İGE örneğinde de olduğu gibi kalkınmanın odak noktasına hep insanı koyan Birleşmiş Milletler’in, 
BKH’ler arasında çevresel sürdürülebilirliği de tek başına bir hedef olarak ortaya koyması aslında 
son derece önemliydi. 2015 yılına geldiğimizde ise BKH’lerin yerini bu sefer Sürdürülebilir Kalkın
ma Hedefleri (SKH) adı verilen, 2030 yılına kadar hayata geçirilmesi 
Sürdürülebilir kalkınma kavramının tarihsel gelişim süreci aslında bize, 
insani gelişme politikalarının nasıl sadece ekonomik büyümeyi ele alan 
yaklaşımlardan çevresel ve toplumsal sürdürülebilirliğin insani gelişmenin 
olmazsa olmazı olduğunu düşünen yaklaşımlara doğru evrildiğini gösteriyor.
planlanan 17 hedef aldı ve sürdürülebilirlik insani gelişmenin boyut
larından sadece biri olarak değil, gelişmenin nasıl olması gerektiğini 
belirten en önemli nitelik olarak ortaya çıktı. “Sürdürülebilir olmayan 
kalkınmanın zaten mümkün olamayacağı” fikri uluslararası ajandanın 
artık kaçınılmaz bir parçası haline geldi. 
***
Sürdürülebilir kalkınma kavramının tarihsel gelişim süreci aslında 
bize, insani gelişme politikalarının nasıl sadece ekonomik büyüme
yi ele alan yaklaşımlardan çevresel ve toplumsal sürdürülebilirliğin 
insani gelişmenin olmazsa olmazı olduğunu düşünen yaklaşımlara 
doğru evrildiğini gösteriyor. Önceleri Şekil 1.a’da görüldüğü gibi eko
nomik, toplumsal ve çevresel boyutları ayrı ayrı ele alan bir yaklaşımın hakim olduğu söylenebilir. 
Fakat yukarıda da belirtildiği gibi, Brundtland Raporu ile birlikte, sürdürülebilir kalkınmanın ancak 
sosyal eşitliği, ekonomik büyümeyi ve çevresel korumayı aynı anda gözeten bir yaklaşımla mümkün 
olabileceği, yani bu üç boyutun Şekil 1.b’de gösterildiği gibi kesiştiği noktada bulunması gerektiği 
dile getiriliyordu. 2015 yılında belirlenen SKH’lerin ise, bir bakıma, sürdürülebilirlik kavramını insani 
gelişmeyi kapsayan bir yere koyduğu ve Şekil 1.c’de betimlenen iç içe geçmiş bir sürdürülebilir 
kalkınma anlayışını temsil ettiği söylenebilir. 
Şekil 1’de betimlenen şema aslında bir bakıma bize, insanı odak noktasına koyan (antropo-sentrik) 
politikaların nasıl tarihsel süreç ile birlikte çevreyi odak noktasına (eko-sentrik) koyan politikalara 
dönüştüğünü gösteriyor. Gelir artışı uzun ve sağlıklı bir yaşam ve iyi bir eğitim olmadan, bunlar da iyi 
ve sağlıklı bir çevre olmadan mümkün değiller. 
Türkiye’ye baktığımızda ise uluslararası düzeyde yaşanan tartışmaların, bazı konularda geriden de 
olsa, hem resmi kanallar hem de sivil toplum tarafından takip edildiğini görmek mümkün. Geç sa
nayileşen bir ülke olarak Türkiye’de ekonomik büyümenin çevreye olan zararlarının fark edilmesinin 
ve kamuoyu gündemine gelmesinin 1970’lerin sonuna doğru başladığı söylenebilir. Önceleri daha 
çok doğa sevgisi üzerinden ve belirli bir alandaki doğal güzellikleri koruma içgüdüsü ile yüzeye çıkan 
çevrecilik algısı, özellikle 1990’ların başından itibaren ekonomi ve ekoloji arasındaki çatışmanın artık 
Türkiye’de de iyice belirginleşmesi sonucunda daha fazla hak temelli savunuculuk şeklinde kendisi
ni göstermeye başladı. Son on yılda Türkiye’de özellikle yerelde gelişen çevrecilik söylemi, meselenin 
sadece doğa koruma olmadığını ve Şekil 1.c’de gösterildiği gibi sağlıklı bir çevre olmadan sağlıklı bir 
toplum ve ekonominin de olamayacağını öne sürüyor. Bu nedenle sadece ekonomik gerekçelerle 
gerçekleşen projelere karşı git gide büyüyen bir toplumsal tepki olduğunu görmek mümkün. 
Resmi devlet politikalarına baktığımızda ise aslında Türkiye’nin 1982 ana
yasasında “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını” tanıdığını ve bunu yapan 
ilk ülkelerden biri olduğunu görüyoruz. 1992 sonrasında hazırlanan beş 
yıllık kalkınma planlarında ise çevre eylem planlarının bulunduğu, Gün
dem 21’in ulusal düzeye uyarlanarak Yerel Gündem 21 planlamasının 
yapıldığını, Avrupa Birliği ile yapılan müzakereler sonrası çevre ile ilgili 
çok sayıda yasa ve yönetmeliğin çıkarıldığını gözlemlemek de mümkün. 
Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Birleş
miş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler 
Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi, Montreal Protokolü ve Kyoto Pro
tokolü gibi sürdürülebilirlik açısından önemli uluslararası sözleşmelere 
taraf olduğunu ve bazı noktalarda eksiklikleri bulunsa da sözleşmelerin 
gerekliliklerini yerine getirmek konusunda kaydadeğer bir aşama 
Toplum
Çevre
(c)
Türkiye’nin resmi devletpolitikalarına baktığımızda aslında 
Türkiye’nin 1982 anayasasında “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını” 
tanıyan ilk ülkelerden biri olduğu görülebilir. Avrupa Birliği ile yapılan 
müzakereler sonrası çevre ile ilgili çok sayıda yasa ve yönetmeliğin 
çıkarıldığını gözlemlemek de kaydettiğini belirtmek gerekiyor. Fakat henüz taraf olmadığı Aarhus 
Sözleşmesi ve Paris Anlaşması gibi önemli sözleşmeler de mevcut. 
Türkiye’nin geç sanayileşen ve gelişmekte olan bir ülke olarak ulus
lararası gelişmeleri sonradan takip etmesi ve son yıllarda yaşanan 
hızlı sanayileşme sonrasında daha çok çevresel problemle ve buna 
bağlı olarak toplumsal ihtilafla karşılaşması aslında hiç de şaşırtıcı 
değil. Şu aşamada yapılması gereken en önemli şey, iyi bir yönetişim 
tesis etmek için şeffaflık ve hesap verilebilirlik ve halkın katılımı 
gibi önemli noktaları iyileştirmek ve uluslararası anlaşmalar ve stan
dartları, sadece mevzuat bağlamında değil, uygulamada da doğru ve 
hızlı bir şekilde hayata geçirmek olmalı. 

Bu noktada sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilebilmesi için 
en önemli aktörlerden olan özel sektörün rolü de giderek artıyor. 
Türkiye’de özellikle kurumsal büyük şirketler öncülüğünde bu rolün 
gerçekleştirilmesine dair umut vaad eden bir farkındalık artışı var. 
Tedarik zincirleri boyunca uzayan bir sürdürülebilirlik çalışma ve ilgi alanı, 2000’lerin başından iti
baren varlığını hissettiriyor. Bugün çatı iş örgütlerinden, sektör derneklerine kadar uzanan birçok 
özel sektör kurumu, sürdürülebilirlik gündemini ilerletmek ve kurumsal farkındalıkları artırmak için 
önemli çalışmalar yapıyorlar. Her geçen yıl daha da fazla sayıda şirketin sürdürülebilirlik raporları 
hazırlamaya başlaması, sürdürülebilirlik konusunda çalışmak üzere ayrı birimler kurması, bu ko
nuda yapılan kongre, konferans, etkinlik ve fuarlar ve yayınların artması olması da bu farkındalığın 
göstergesi. Yani sadece devletler değil, şirketler de şeffaf, bilimsel, halkın katılımına açık süreçler 
yaratmak ve yatırımlarını bu yönde gerçekleştirmek amacıyla iş süreçlerinde değişikliğe gidiyorlar. 
***
Sürdürülebilirlik konusunda hemen hemen tüm kesimlerde önemli gelişmeler yaşanıyor ancak za
man da daralıyor. Hızlı ve etkili bir şekilde değiştiremediğimiz üretim ve tüketim biçimlerimiz daha 
yüksek bir hızda bütün bu çabaları tehlikeye sokuyor. Hâlihazırdaki üretim ve tüketim biçimlerimiz 
bizleri aslında (çarpan etkisi nedeniyle) düşündüğümüzden daha hızlı bir şekilde geri dönüşü olma
yan bir yere götürebilir. Önümüzde zorluklarla dolu bir yol var ve geleceğimiz bu konuda kısa vadede 
yapacaklarımıza bağlı. Çocuklarımıza bugünkünden daha esen bir gezegen bırakabilmek için birçok 
alanda radikal ve acil dönüşümlere ihtiyacımız var. Bu noktada da bilimsel bilgi son derece önemli 
bir yer tutuyor çünkü bir sorunun çözülebilmesi için onun iyi tanımlanması ve anlaşılması ilk ve en 
önemli adımdır. Uygarlığımızın “Sürdürülebilirlik” sorununu çözebilmenin yolu da, eylemek kadar 
düşünmekten ve yeni fikir ve anlamlar üretmekten geçiyor. Elinizde tuttuğunuz ve Sürdürülebilir Kal
kınma Derneği tarafından yayınlanan 100 Maddede Sürdürülebilirlik Rehberi, bu anlama, öğrenme 
ve geliştirme çaba ve süreçlerinin bir parçası olarak kabul edilmeli. Daha sürdürülebilir bir dünya 
yolundaki yolculuğumuzda anlamlı bir katkı yaratması dileğiyle

Yazının devamı: https://www.stgm.org.tr/e-kutuphane/100-maddede-surdurulebilirlik-rehberi?gad_source=1&gclid=CjwKCAiAiaC-BhBEEiwAjY99qFHgKkEtAogiCqgWMSXixG5ASUPJd2gTWZeNkHrsK2pBCAaqHVsXXxoC4VAQAvD_BwE4


Exit mobile version